Sayfalar

20120302

YAŞAMIN HIZINA DUR DİYEBİLMEK




Her insan hayatında zaman zaman değişikliklere ihtiyaç duyar. Doğamıza aykırı yaşamak zorunda bırakıldığımızdan beri bu böyledir. Yaşadığımız hayatlar aslında içinde hiç de mutlu olamadığımız gri birer tablo haline döndü uzun zamandır. Buna bünyemiz bile tepki veriyor. Doktorlar televizyonda tekrarlayıp duruyor; “Günümüz gıdaları sindirim sistemimize uygun değil, o nedenle mümkün olduğunca çiğ sebzeler ve et tüketelim”. Sadece gıdalar değil, hemen hemen her şey fazla işlenmiş artık dünyamızda. Haliyle sindiremiyoruz. İçinde yaşadığımız kocaman şehirler, hızına ayak uydurmakta güçlük çektiğimiz iş hayatlarımız, sevdiklerimize ayırabildiğimiz kısıtlı vakitlerimiz ve en önemlisi de durup arkaya bakacak bir an bulamadığımız karmaşık yaşamlarımız aslında farkında olmadan ruhlarımızı kemiriyor. Benim, küçüklüğümde en büyük korkum ileride tempolu bir iş hayatım olmasıydı. Kendimi akışa bırakıp farkındalıklarımı yitirmek, hayatı ve hayat sonrasını yakalayamamak, oturup düşünecek fırsat bulamamak, rüzgarda salınıp gitmek hep ürkütmüştü. Ruhumun acıkması; onu doyuracak yemek bulamamak, midemin acıkmasından hep daha çok endişelendirmişti beni. Oysa büyüdüğümde gördüm ki, sadece bedenleri doyurmaya yaran kara bir düzen var etrafta. Sürekli daha iyi bir evde oturduğumuzu hayal ettiğimiz, her arabaya bindiğimizde daha iyisini ne zaman alabiliriz diye hesaplamalar yaptığımız bir düzen. O kadar bunalıyoruz ki, soluğu alışveriş merkezlerinde alıyoruz. Ne derin bir rahatlama ama! Bu yüzeysel yaşam tarzı, nefessiz suya dalmaktan farksız. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde isimlerimizin önündeki etiketler oldukça değerli. Bir çok Batı toplumunun aksine bu etiketler iş hayatımızdan daha da çok sosyal hayatımızda işimizi görüyor. Dolayısıyla uğruna vazgeçtiklerimiz oldukça fazla. Yeni bir etikete eriştiğimizde ilk yaptığımız, sosyal paylaşım sitelerinde bunu duyurmak oluyor. Hayatı yaşayabildiğimiz kısıtlı alanlardan elimize kalanı bu kadar çünkü. Tebriklerimizi bile buralardan savuruyoruz dostlarımıza. Bu yeni oluşumlar tamamen sınırlı boş vakitlerimizin suçudur. Her zaman her şeye sahip olma güdülerimiz önemini daima koruyor. Bu rahatsız duyguları bizim toplumumuza kimler ne amaçla enjekte etmişti acaba? Üniversite yıllarımdan bir teori aklıma geliyor. Teoride; “bir ülkeye mal ve hizmetlerinizi satmak istiyorsanız önce kültürünüzü empoze etmelisiniz “ diyordu. Geldiğimiz durumu buna bağlamalı mı bilmiyorum fakat görüyorum ki eskiye, her şeyin daha az olduğu zamanlara duyulan bir özlem var çoğumuzda. Herkesin “O zaman falanca yoktu ama bununla ne kadar mutluyduk” dediği cümleler etrafta uçuşuyor. Bence sahibi olmaya çalıştıklarımızın, uğrunda vazgeçtiklerimize değip değmeyeceği ölçümünü her insanın etraflıca yapmasının vakti geldi. Terazinin hangi ucu ağır basıyorsa hayatlarımızı ona göre düzeltmeye bir an önce başlamalıyız.
Belki bu karmaşadan hemen sıyrılamayız ama bugün kendimize bir tatil verelim. Durduğumuz gün olsun bugün. Ne büyüdüğümüz, ne küçülebildiğimiz. Bir maratonda koşarken birden durup arkamızı dönüp "Hey, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, boş verin  koşmayı, gelin bir şeyler içelim" dediğimiz günümüz olsun bugün. Malum, hepimiz arada mahremiyete susarız. Ama ilk defa, mahremiyetimizde yalnız kalmaktan korkmayalım bugün. Deniz kenarında küçük bir kasabaya taşınalım. Pöfür pöfür rüzgar essin . Büyükçe bir bahçesi olsun evin.  Evden yürüttüğümüz  bir de  işimiz olsun, sırf karın doyurmak için. Bembeyaz bir ev olsun bizimkisi. Kapı ve pencere kenarları tatlı bir mor veya koyu mavi olsun. Pembe çiçekler sarksın çatısından. Her şey hayal etmekle başlamaz mı? Belki bu durduğumuz günde bir şeylerin temelini de atabiliriz. Herkes bir yerleri özlüyor ama çoğumuz neresi olduğunu bile bilmiyoruz bu yerin. Bedenlerimiz içinde kıvranıp duruyoruz. Bunu bize yapan gelecek korkusu. Öyle büyük bir korku ki bu; tıktı bizi kalabalık şehirlere, kalabalık şehirlerdeki minik ofislere, indirdi hayatımızı 1/7'ye.