Sayfalar

20120202

KURBAĞA VE PRENSES ÜZERİNE AHKAMLAR



“..Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerine elbette bazı eski yeşil dostlarını da çağırmayı ihmal etmemişler."

Neden bu mutlu sonlu masal için kahraman olarak onca hayvan dururken kurbağa seçilmiştir bilmiyorum. Kaygan yüzeyi nedeniyle elde tutmanın zor oluşundan olabilir. Gerçek hayatta biz kadınların, -bu hikayeyi küçükken onlarca kere dinlemiş olmamızdan kaynaklanan- "Kesinlikle prense dönüşecek, sanırım ben öpmeyi beceremiyorum" takıntısı nedeniyle etraf, yanında güzel mi güzel prenseslerle dolanan kurbağalarla doldu taştı. Fakat hakikat şu ki ne kadar öperseniz öpün gerçek bir kurbağadan asla prens olmaz. Bu, işin kurbağa tarafı, bir de prenses boyutu var elbette. Yaklaşık 15 yıl önce televizyon kanallarından peydah olan bir magazin programı fırtınası bizim toplumu vurdu.  Sonucunda kadın olmanın garip bir tarafı oluştu ülkemizde. Doğu ile Batı arasında kalmış ve bu yüzden  her konuda kafası karışan memleketim, yine bir üçüncü dünya ülkesi gibi davrandı ve estetik kaygıları aldı, baş tacı yaptı. Sokaklarda Hollywood filmlerinden, Fransız kabarelerinden fırlamış kadınlar dolaşmaya başladı. Doğallık yerle bir edildi ve yerini birilerinin kötü taklidi olan stillere sahip, sözde seksi bir kadın tipi aldı. Kaç bin yıllık geçmişi olan Türk kadını, el icadı bir magazin kutusunu izleyerek böyle bir metamorfoz geçirdi. Bu bahsettiğim furyanın ağa anası olan kadın şarkıcılardan biri, geçenlerde rastladığım müzik videosunda Marilyn Monroe kılığına girmişti. Tüm video boyunca yatakta yatıyor ya da balkondan dışarı bakarken eğiliyordu. Tahmin edersiniz ki hareketleri öyle yavaştı ki, izleyicinin şarkıcının vücuduna odaklanmasının istendiği açıktı. Halbuki kılığına büründüğü kişi, neşeli tavrı, enerjisi ve hareketliliğiyle kalpleri kazanmış, bunun yanına seksapeli eklemiş 42 beden bir kadındı.


Oysa bizim yerli Marilyn’in ne bir gram fazlası ne de video boyunca bir tebessümü vardı. Acaba dünyaya ayak uyduralım derken bir şeyleri yine yanlış mı anlıyoruz? Her gün bu tip görüntüleri izleyen toplumun , güzel bir gülüşün kırışıkları giderdiğini, tatlı dilin göbekteki yağları erittiğini unutması normaldir elbette. Eğer bu durum, yuvaların dişi kuş tarafından yapıldığı söylenen ülkemizden aile kavramını silmek için, kadını kimlik bunalımına sokmak amaçlı bir dış saldırı değilse kadınlara da suç buluyorum. Onları erkek egemen toplumların zavallı kurbanları olarak görmekten kendimi alamıyorum. Kadınları yapay, insanlarının estetik kaygıları bol, kadın etinin her yerde sergilendiği bir toplum düşünelim; bir de sorgulanmadan kabul edilen toplumsal kuralların bol olduğu, estetik kaygılara yer veremeyecek kadar asosyal, kadınların sadece gözlerini görebildiğiniz diğer bir toplumu düşünelim. Her ikisinde de erkek egemenliğinin var olduğu ve kadınların erkeklerin zevk ve isteklerine hizmet etmek amacı ile şekil değiştirdiği bir durumdan başka bir şey göremiyorum. Yoksa,  giyinmelerin de soyunmaların da  nedeni, kadınların erkekleri önünde yeterli ve istenir olduklarını hissetme ihtiyaçları mıdır? Yeterlilik duygusu, neden bu kadar önemlidir bilmiyorum. Bunu çok önemseyen ruhlar toy mudur, yoksa bilge midir kararsızım. Sevgilisinin, ona güzel olduğunu söylemeyi bıraktığı bir kadın, yetersizlik duygusuyla saldırıya geçecektir. Biraz daha akıllıysa sevdiği adamın özgüveniyle oynayacaktır. Ne kadar yüksek bir egodur bu. Ama şiddeti bile saygı duymaya yeterlidir.

Aslında aşkın en sevdiğim yanı; aptallık tarafıdır. Beynin, bedenin, ruhun arıza görmesi, arızasından haz duymasıdır. O ana kadar bildiği, öğrendiği her şeyi reddetme asaletini  göstermesidir. Aptallıktan  utanmaması, hatta üzerine çok da yakıştırmasıdır. Her kadın bilir ki; iki insan varsa, açık cam bile yetmez bir odayı serinletmeye. Sarılır ruhlar hava buz gibiyse. Her komşudan daha az yakıt yakar aşık evleri. Soğuklardan  şikayet edip semti terk edenler, aralarını ısıtmalıdırlar öncelikle. Hiç bir yere gitmesin sevgilisi ister aşık kadın. Kimse onlara "gel" demesin ister. Düşman kesiliverir davetlere. Öyle ne bir bebeği, ne bir kediyi yanında uzun uzun okşamasın, sarılmasın  hısım akrabaya ister. Kadın olmanın doğası böyledir. Oysa şimdi kim rahatsız değil o cilt dolgularının, aç karınlarının, her daim makyajlı yüzlerinin, takma saçlarının içinde? Şu ana kadar hiçbir kadından, kadın egemen bir dünya düşlediğini ve bunu başarmak için de seksapelini kullanacağını duymadım. O yüzden , doğamıza dönebilmek için beğenilerimizi yeniden gözden geçirelim derim.

Hiç yorum yok: