Sayfalar

20120129

BERLİN KAPLANI

Çok şeker, iç ısıtıcı bir film. Eyvah Eyvah gibi bir komedi filmi değil ama sanırım herkesin kalbinde dokunacak bir yer bulabilir. Ata Demirer her zamanki gibi çok başarılı ve farklı.

20120123

SEVGİLİ SAMİMİYET; SENİ ÇOK ÖZLÜYORUM

Neyi nasıl dediğinizle, ne yaşadığınızla ya da ne kadara sahip olduğunuzla ilgilenmiyorum. Hiçbir zaman da ilgilenmedim. Benden iyi hayatlar yaşayanlar dikkatimi pek çekmedi, daha kötü yaşayanlar için üzüldüm. Bunlara rağmen her gün yarıştım. Her gün bugün olduğum benle yarıştım, dünkü beni beğenmedim. Okudum okudum okudum.. Kitap okudum, web sayfaları okudum, kağıt paraların üzerindeki notları okudum. Dünyada rahat edebilmek için bilgi depoladım beynimde. Ne zaman bir işe başlasam ilk günümde personel yönetmeliklerini okuduğum gibi, kendimden emin yaşamak için hem okudum hem yazdım, bu dünyayla ilgili. Yazının gücünü her lakırtıdan üstün buldum. Kimsenin duygularını, birikimlerini, hatta eksikliklerini fark edemeden anlattığı hikayeleri yüzde yüz önemsemedim. Bu, küçükken kulaktan kulağa oyununu oynarken aklıma yerleştirdiğim bir dürtüydü. İşimde de böyleyim. Telefonla konuşmaktansa e-posta ile yazışmayı severim. Kelimelerin mimiklerden, imalardan arındırılmış halini severim. Bir de  altındaki yazarın imzası, bana söylediklerinin arkasında durduğunu simgeler, kendimi iyi hissederim.




Akşam akşam nereden geldiyse aklıma..

20120117

GİZLİ ANLARIN YOLCUSU


Hatırlamadığım bir nedenden dolayı elim hiç Ayşe Kulin'in kitaplarına gitmiyordu. Sanırım daha önce bir kaç kitabını üstünkörü karıştırıp bu karara varmışımdır. Bir arkadaşımın bu kitabı okuyup nefret ettiğini duyunca, iştahım kabardı ve hemen aldım. Her zamanki gibi kitap okumayı bilmeyen yeni yetme okurlar gibi iki günde; otobüste, durakta, tuvalette, gece yarısı kanepede okuyarak kitabı ezerek bitirdim. Bu huyumu hiç sevmiyorum. Sırf bu huyum yüzünden uzun süre elime kitap sürmeyip bir haftada 4-5 kitabı ziyan ede ede okuyorum. Kısaca kitap okumayı hala bir yaşam biçimi haline getirebilmiş değilim.

Gizli Anların Yolcusu, artık herkesin duyduğu gibi eşcinsel bir ilişkiyi konu alıyor. İnternetten araştırdığım kadarıyla Ayşe Kulin hem konu, hem anlatım, hem de yükselmekte olan bu konudan nemalanma gayretinden dolayı eleştiriler almış. Normalde medyatik kitap okumayı sevmememin nedenlerinden birisi de budur. Benim okurken kafamda canlandırdığım kitap ve olaylar hakkında herkes fikir beyan ettiğinde kitabın beynimde bıraktığı lezzet de tükeniveriyor. Neyse bunları bırakıp kitaba gelelim. Konusunda eşcinsellik barındıran bir kitabı ilk okuyuşum değil. Küçücükken Duygu Asena kitaplarını gizli köşelerde okuyan benim için hayret verici olaylar da geçmiyor kitapta. Hikaye bilindik aslında. Kitap, bir adamın kaybettiği oğluna olan sevgisinin ve yıllardır bastırmak zorunda olduğu ,eşine duyduğu arzusunun birleşimi ile eşcinsel bir delikanlıya duyduğu kaçınılması zor duyguları konu alıyor.

Eşcinsel ilişkilerin yoğunluğunu ve şiddetini hepimiz biliyoruz. İki erkeğin güçlü hormonları durumu bu hale getiriyor. Erkeklerin cinsel arzularını da saplantılı bir duygusal bağlılığa kolayca dönüştürebildikleri  hesaba katılırsa Ayşe Kulin'in anlatımını başarılı bulmadan edemiyorum. Kitabın ilk yarısı, oğullarının ölümünden sonra kendilerini tedavi etmeye çalışan bir ailenin hikayesini ve adamın gerçek hayata geri dönme gayretini gösteriyor. İkinci yarıda tutulduğu bu çılgın "aşk" ağız doldurarak anlatılıyor. Bu kısımların hiç biri beni şaşırtmıyor ama finali oldukça düşündürüyor.  Yaklaşık iki yüz sayfa boyunca varlığından şüphe etmediğimiz o müthiş sevdanın gerçekliğini sorgulatıyor kitap kendi bitiminde.

Homofobik değilim. Fakat hoşlanmıyorum eşcinsellikten. Eşcinsel insanlarla sohbet etmek haz vermiyor. Bu konudaki hikayeleri okumak da rahatsız ediyor. Hele ki küçük yaşta bilinçli bir şekilde zorla ya da özendirilerek  saptırılan oğlan çocuklarının hikayesi kalbimi yerle bir ediyor. Bunlara rağmen kitabın kendine has muhafazakarlığı ve özellikle duygulara yaptığı vurgular nedeniyle kolay okuyabildim. 

20120109

NATURANIN HUZUR VEREN ESANSI


Her evin, her tenin bir kokusu var. Kendi karakterine ait kokusu olan evlere ve kişilere hayranım. Sanırım bu da evler için; içinde yaşandıkça, paylaşımlar ve birey sayıları arttıkça, kişiler içinse; bilgelik kazandıkça  oturan bir özelliktir. “Gül veren elde, gül kokusu kalır” derler. Ben de buna dair bir yazıyı , hatırlamadığım bir yerlerde, okumuştum. Özetle , ruhumuzu, benliğimizi ,davranışlarımızı ve amaçlarımızı temiz tuttuğumuz dönemlerde vücut kokumuzun da güzelleştiği yazıyordu. Gerçekten etkilenmiştim. Bebeklerin neden bu kadar muhteşem koktuğunu o zaman fark ettim. Hatta işi bir adım ileriye taşıyıp ara sıra kendi tenimi kokluyorum, bu aralar nasıl biri oldum, ipucu almaya çalışıyorum.

Yakın bir dostumuz bana ufak bir anı anlatmıştı. Kendisi küçükken Kemal amca adlı aile dostları onu kucağına oturtup "Hadi bakalım Alper anlat, köpek treni nasıl yedi?" diye sorarmış. O da heyecanla anlatırmış "Ağzını kocaman açtı, tren fren yaptı ama köpek dişleriyle treni parçaladı …"  Birkaç yıl sonra amca bir gün yine sormuş; "Söyle bakalım Alper, köpek treni nasıl yedi?"  O da cevaplamış; " Kemal amca , bir köpek treni nasıl yiyebilir?". O da, yarı hüzünlü bir ifadeyle " Tamam, sen sevilmelik zamanı geride bırakmışsın" demiş. Bu anı beni gerçekten çok etkilemişti. Kendimin de duygularımı dizginlediğim o döneme döndüm. Artık parklara gidip bankta oturmaya başladığım, çocukların oyunlarına katılmayı bırakıp etrafı izlemeyi tercih ettiğim o dönem gözümün önünden geçti. Bir şeylerin değiştiğini sezmiştim ama önemini sonradan anlayacağım çocuksu coşkumu ve hayalperest ruhumu terk ettiğimi bilemezdim.
Şimdi diyorum ki, tekrar güzel kokmanın bir yolu vardır mutlaka. Birkaç püf noktası aktarmayı da ihmal etmem elbette. İşe yeni öğrendiğim bir tane ile başlamak isterim; Evdeki ampullerin üzerine parfüm sıkarsanız, ışıkları yaktığınızda evin her yeri mis gibi kokuyor. Evde gerçek huzuru yakalayamamış bile olsanız, belki doğru parfümü bulursanız, orayı “ev” gibi kokutabilirsiniz. Ayrıca alüminyum folyonun içine tarçın döküp fırında biraz ısıttığınızda, fırının kapağını açarsanız mutfak çok güzel kokuyor. Yemek yapacak kimseniz yoksa, yahut yeni nesil dünyanın kariyerli kadınlarındansanız bu sayede eve lezzetli yemekler pişiriliyormuş gibi bir koku yayabilirsiniz. Akşam işten yorgun gelip mis gibi yemekler pişiremeyeceğinizi siz şimdiden bilseniz de bekar kadınlar; yine de bu taktiği sevgilinizin bilinçaltında "bu kızla evlenmeliyim" hissi yaratmak için kullanabilirsiniz.
Yukarıda yazdıklarımı elbette ki bu amaçlarla kullanmak istemezsiniz. Hatta bu yazının amacı  kokular üzerine püf noktaları vermek ya da psikoloji üzerindeki etkilerini irdelemek de değil. Toplumun kadının omuzlarına bu kadar binmeye çalışması belki de kadının "özgürüm, kariyerliyim" sanıları içinde, yine ve hala, modern çağ uyarlaması bir dil ile afyonlanıyor olması olamaz mı ? Kadın bu kadar stres yüklü bir yaşam tarzında o müptelası olduğunuz dinginliğini , rahatlatıcılığını , derinliğini , kokusunu , yumuşaklığını koruyamayacaktır. Ne kendisi, ne evi, ne çocukları olması gereken gibi kokmayacaktır. Gelecek korkusu, terk edilme korkusu, eşinin iflas etmesi korkusu, aldatılma korkusu gibi nedenlerle her sabah asıl atölyesi olan evini terk edecektir. Çocukları okuldan dönüp evi kendi anahtarlarıyla açmayı öğrendiklerinde, aslında bir köpeğin treni yiyemeyeceğini de öğrenmiş olacaklardır. Yazımı fazla geleneksel bulanlar, lütfen bir de korkularını soyunup okusunlar. O zaman benliklerimiz tekrar karşılaşmanın heyecanıyla bir  “Merhaba!” diyecektir birbirine.