Sayfalar

20120824

BEBEK İHTİYAÇ LİSTESİ (İnternetten Ben Derledim)

GİYİM İHTİYAÇLARI
1 Adet Hastane çıkış seti -kışlık
 3 Adet önden açılan 1-2 Ay body+uzun kolluları
2 Adet 1-2 Ay Tulum
4-5 adet önlük (arkası naylon, önü kumaş olanlardan ve bağlanan değil çıtçıtlı veya cırtcırtlı olanlardan  )
4-5 çift yumuşak çorap
 2 Adet Bebek başlığı ya da şapka (özellikle pamuklu olanları tercih edin.) 
2-3  Yelek 
2 Tane Eldiven
1 Tane Astronot tulum-dışarı çıkarken
2 çift Patik
Kalın uyku tulumu
2 Polar tulum
BEBEK BAKIM VE TEMİZLİK ÜRÜNLERİ
Tırnak makası (makas şeklinde olanlardan) 
Bebek Tarak ve fırça
Bakım çantası (Sırt çantası)
Kaşık (tupperware)
Beden termometresi (kulaktan ölçer )
Burun aspiratörü (otribebe)
Steril pamuk toplar (Bebeğin göz ve kordon temizliği için ve ilk haftalardaki pişiklerinde işinize yarar.) 
Çeşitli ebatta tülbentler mermerşahi bezinden 6-7 tane 
Güneş koruyucu krem ve losyon (Mevsim ne olursa olsun bebeklere özel güneş kremini mutlaka kullanın.)
Alt değiştirme kullan at bezleri
Oda termometresi ve nem ölçeri
Bebe büyotu
Pudra
Serum Fizyolojik
Pamuk
Saf zeytinyağı
Unibaby marka en az 10 paket ıslak mendil
Baticon  göbek bağı için -alkol sprey babusol
Gazlı bez  göbek bağı için 
Bebiş için ayrı kirli sepeti
BANYO İÇİN
Bebek küveti+ayağı + filesi
Banyo kovası ve bebek maşrapa
Banyo süngeri
2 adet Başlıklı bebek  havlusu
Bebek şampuanı, sabunu, bebek losyonu,bebek yağı ve pişik kremi 
Banyo termometresi
Kulak pamuğu 
Dalin'in granül sabunu çamaşırlarını yıkamak için
Çamaşır yıkama filesi
EMME VE BESLENME İHTİYAÇLARI
Biberon Avent marka -Cam ve damaklıklı emziği olan
Kaynatıldığında su ve ısıdan etkilenmeyecek kalitede biberon emzikleri
Biberon ısıtıcısı, biberon taşıyıcısı (eğer biberon kullanırsa)
Emzik (kullanırsa) 
Emzik Kutusu 
Diş kaşıyıcı
Mama tabağı ve kaşığı (tupperware)
Mama sandalyesi
Biberon temizleme fırçası
MOBİLYA VE YATAK İHTİYAÇLARI
Bebek karyolası (korkuluk boyu ayarlanabilenlerden mutlaka)
Yatak
Yastık
Gardırop
Şifonyer
Yorgan, nevresim takımı, çarşaf
Kenar minderi
Cibinlik
Pike, yorgan
Park yatak
Alez
Dönence/ Işık yansıtan müzikli Tomy
Hışırtılı oyun halısı
3-4 penye,yün,polar battaniye
Güvenli yatış yastığı
ELEKTRONİK CİHAZLAR
Bebek kamerası (Weewell iyi)
Sterilizatör eğer kaynatma işlemini sevmiyorum diyorsan alabilirsin
Buhar Makinesi
Odasına müzik çalar
SEYAHAT İHTİYAÇLARI
Puset
Oto koltuğu
Ana kucağı
Ev tipi anakucağı/ otomatk sallananlardan
ANNENİN İHTİYAÇLARI
Hijyenik kadın pedi
Emzirme sütyeni 
Loğusa külotu
Göğüs pompa seti (Philips Avent ya da Medela)
Süt saklama poşetleri
Göğüs koruyucu aksesuvar 
Meme uçları için krem 
Önden açılan gecelik ve pijamalar kesinlikle şart, önden düğmeli
Emzirme Yastığı
Emzirme önlüğü
HASTANEYE GÖTÜRÜLECEKLER
Bebek Şekeri
Şerbet
Bardaklar
Kapı Süsü
Kontrol evrakları + Nüfus cuzdanı, sağlık karnesi gibi belgeler
Fanila-Kalın çoraplar
Fotoğraf makinası/Kamera
Kayısı Kompostosu
Loğusa Bandı
Kur'an 
Nazar kolyesi:
Koyu renk havlular
Makyaj çantası
Kirli çamaşırları koymak için torbalar
Süt arttırıcı rezene çayı
1 Paket Yeni doğan bezi
Terlik
Tarak, sabun, deodorant, şampuan, diş fırçası
Hastaneden çıkarken kullanmak üzere rahat giysiler
Bebek hastane seti + yedek
Battaniye
Bebek taşıma çantası
Altın Yastığı
Hatıra defteri
El ve ayak izleri için çerçeve ve hamur
Emzirme yastığı
Telefon şarj aletleri
Silikon göğüs ucu
Yedek iç çamaşırı
Lohusa taçları

20120515

SULTANA


Arka Kapak
"İnsan hakları konusunda biraz olsun bilinçli kişiler, bu kitabı etkilenerek okuyacaklardır. Bu çok özel öykü, Suudi Arabistan'da çiğnenmekte olan insan haklarıyla, en zengin ailelerde bile erkekler tarafından kadınlara benimsetilen gerçek rolün anlaşılmasını sağlayacaktır. Örnek oluşturacak kadar cesur bir kadının yazıdıklarının etkisi, öykü okunup bittikten sonra uzun süre kalacaktır. Betty Mahmudi Sultana, inanılmaz bir servet içinde dünyaya gelmiş bir Suudi Arabistan prensesidir. Üç kıtada çeşitli mülkleri, özel jeti, paha biçilmez takıları olan bu kadın, aslında altın bir kafes içinde yaşamaktadır. Kendi yaşamını denetleme hakkı bulunmayan Sultana, babasının, kocasının, oğullarının ve ülkesinin tutsağıdır. 13 yaşında evlenmeye zorlanan genç kızlar, boğularak öldürülen, taşlanan, ölünceye kadar penceresiz bir hücrede kapalı tutulan kadınlar vb. başka ülkelerde insan haklarına saldırı olarak nitelendirilirken, bu tür durumlar burada gündelik, sıradan olaylar olarak yaşanmaktadır. Krala yakın soylu bir ailenin üyesi olmasına karşın, ülkesindeki kadınların durumunu açıklamak riskini göze alan Sultana, dini liderler tarafından yakalanıp ölüm cezasına çarptırılma korkusuyla kimliğini saklamak zorundadır. Bu nedenle öyküsünü Batılı bir yazar aktarır ve onun aracılığıyla kara çarşaf ardındaki gerçekleri öğrenmemizi sağlar. Jean Sasson, bir bestseller olan ' Kuveyt Tecavüzü' adlı kitabın yazarıdır. On yıldan uzun bir Süre Suudi Arabistan'da yaşayan yazar, bu süreç içinde Sultana'nın arkadaşı ve sırdaşı olmuştur. Yazar, halen Avrupa, Orta Doğu ve ABD arasında bir yaşam sürmektedir."


Suudi Arabistan'da yaşanan olayları, kadınların toplumdaki yerini (yersizliğini) bir nebze olsun gözler önüne seren bu kitap oldukça sürükleyiciydi. Sultana'nın anlatacaklarını merak ettiğimden kitap  bitene kadar yerimden kımıldayamadım doğrusu. Ayrıca onun yaşantısındaki acıları okurken burkulan kalbim, kendisinin bir prenses olduğunu ve kim bilir toplumun geri kalanında neler yaşandığını hayal edince yerle bir oldu. Müslüman bir ailede doğmuş olmaktan dolayı kendimi şanslı sayarım. Daha da önemlisi Müslüman ülkelerin en güzeli olan Türkiye'de doğmanın bir ayrıcalık ve Allah'ın bir lütfu olduğunu da düşünürüm. Ama bu durum tabi ki dünyanın geri kalanından bihaber olmayı gerektirmiyor. Orta Doğu'nun insanlık dışı toplumsal kuralları ve kendi uydurdukları dini düzenleri insanın içini parçalıyor. Tanıdığım Arap erkeklerinin kadına bakış açısını medeniyetin beşiği ülkelerde bile sezebiliyordum. Fakat bu kitabı okuyunca konunun bakış açısı hatalarından çok daha derin bir trajedi olduğunu fark edebiliyorum. Dünyada öyle acılar var ki; en büyüğü de insanın insana layık gördüğü. Küçücükten beri bu kültürle büyümenin sonucunda mı kadınlara bu muamele yapılıyor? yoksa aslında her erkeğin derinlerinde bir yerde sakladığı ve bu tavrı sergileyecek  çevre şartlarının gerçekleşmesi sonucu ortaya çıkacak gizli yanı var mıdır? Bu soruyu cevaplamaya çalışmaktan oldukça korkuyor ve medeniyete sonsuz kere teşekkür ediyorum.(?!). Medeni yanı oldukça gelişkin bir çok canavarın  yaşamını devam ettirdiğini de unutmuyorum maalesef. İnternette devam kitabının da yazıldığını gördüm. Biraz mola verip okumayı düşünüyorum. Üst üste bana fazla gelecek çünkü.

20120513

UÇURTMA AVCISI

Arka Kapak

"Emir ve Hasan, Kabil'de monarşinin son yıllarında birlikte büyüyen iki çocuk... Aynı evde büyüyüp, aynı sütanneyi paylaşmalarına rağmen Emir'le Hasan'ın dünyaları arasında uçurumlar vardır: Emir, ünlü ve zengin bir işadamının, Hasan ise onun hizmetkârının oğludur. Üstelik Hasan, orada pek sevilmeyen bir etnik azınlığa, Hazaralara mensuptur. Çocukların birbirleriyle kesişen yaşamları ve kaderleri, çevrelerindeki dünyanın trajedisini yansıtır. 

Sovyetler işgali sırasında Emir ve babası ülkeyi terk edip California'ya giderler. Emir böylece geçmişinden kaçtığını düşünür. Her şeye rağmen arkasında bıraktığı Hasan'ın hatırasından kopamaz. 

Uçurtma Avcısı arkadaşlık, ihanet ve sadakatin bedeline ilişkin bir roman. Babalar ve oğullar, babaların oğullarına etkileri, sevgileri, fedakârlıkları ve yalanları... Daha önce hiçbir romanda anlatılmamış bir tarihin perde arkasını yansıtan Uçurtma Avcısı, zengin bir kültüre ve güzelliğe sahip toprakların yok edilişini aşama aşama gözler önüne seriyor. 

Uçurtma Avcısı'nda anlatılan olağanüstü bir dostluk. Bir insanın diğerini ne kadar sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsü.."



Şu sıralar mutluluk veren kitaplar okuyayım, filmler seyredeyim derken elim nedense hep trajedilere, dramlara gidiyor. Uçurtma Avcısı gerçekten iç parçalayıcı bir içeriğe sahip. Üzerinde yaşadığımız dünyanın utanç dolu, aşağılık tarihini bazen unutabiliyoruz. En çok insanın insana ettiğinden korkar ve hep dilerim; .Allah'ım kimseyi hakkın hukukun olmadığı yerde bırakmasın" İnsanlar çok acılar çekti, en büyük acıları da çocuklar sahiplendi. Belki en büyük suçlar çocuklara karşı işlendi. Hazmetmesi zor bir öyküyü anlatıyor bu kitap. Okumayı bitirdikten sonra kafamı toplamak için zamana ihtiyacım oldu.

20120427

SULTANI ÖLDÜRMEK


Ahmet Ümit'in yeni romanını kitapçıda görünce oldukça heyecanlandım. Hiç tereddüt etmeden kasaya yöneldim ve aldım. Adından ve kapak resminden anlaşılacağı üzere, Ahmet Ümit bu sefer de Osmanlı ile ilgili bir araştırma yapmış ve bunu da bir cinayetle harmanlamıştı. Zaten romanlarında bayıldığım şey de, hem bir cinayetin sürükleyiciliğini yaşayabiliyorken aynı zamanda da araştırdığı konu hakkında bilgi ediniyor olmak. Oldukça uzun bir roman olmasına rağmen bir çırpıda bitiverdi. İtiraf etmeliyim ki kitabın belli bir yerinden sonra, bu sefer Ahmet Ümit'in başarısız bir roman yazdığından endişelenmiştim. Hatta son dönemde revaçta olan Osmanlı mevzularından pay almak istermişcesine bu konuya giriştiğini bile düşündüm. Belki konu seçiminde konuya güncel ilginin etkisi olmuştur, bilemem. Fakat kitabı yeni bitirdiğim şu an itibariyle yine ve yeniden ayakta alkışlıyorum kendisini. Romanın ismindeki çift anlamlılıktan tutun, tarihteki üstü kapanmış bir olayı önümüze sunması ve cinayetin içine zekice yerleştirmesi yine beni kendine hayran bıraktı. Sen yazmaya devam et ki, biz okurların ağzı tatlansın sevgili Ahmet ÜMİT..

20120412

Su Özledim


20 Nisan gelsin ve bir an önce deniz göreyim istiyorum. Hatta o da kesmeyecek denizi içmek, bitirmek istiyorum. Kumlardan peeling yapmak, çimenleri koklamak..Acaba diyorum, belki bir ihtimal kendimi iskeleden suya "coppp" diye atabilir miyim? Hatta "gümm" diye. Umarım deniz ve hava yeterince sıcak olur. Geçtiğimiz sene deniz tatili yapamadığımdan, bu kadar özledim aslında. Kabul etmek lazım biraz da yaşlanıyorum. Doğaya daha yakın olmak hoşuma gitmeye başladı. Biz uzun tatiller yapamıyoruz malesef. Hep 3-4 güne sıkışmış dinlenmeler bizimki.Tam havaya girmişken geri dönüyoruz. Hep tocam yüzünden. "Workaholic" dedikleri cinsten geliyor. Bense farklı bir ırktan:).Güzel bir harmonimiz var.

20120302

YAŞAMIN HIZINA DUR DİYEBİLMEK




Her insan hayatında zaman zaman değişikliklere ihtiyaç duyar. Doğamıza aykırı yaşamak zorunda bırakıldığımızdan beri bu böyledir. Yaşadığımız hayatlar aslında içinde hiç de mutlu olamadığımız gri birer tablo haline döndü uzun zamandır. Buna bünyemiz bile tepki veriyor. Doktorlar televizyonda tekrarlayıp duruyor; “Günümüz gıdaları sindirim sistemimize uygun değil, o nedenle mümkün olduğunca çiğ sebzeler ve et tüketelim”. Sadece gıdalar değil, hemen hemen her şey fazla işlenmiş artık dünyamızda. Haliyle sindiremiyoruz. İçinde yaşadığımız kocaman şehirler, hızına ayak uydurmakta güçlük çektiğimiz iş hayatlarımız, sevdiklerimize ayırabildiğimiz kısıtlı vakitlerimiz ve en önemlisi de durup arkaya bakacak bir an bulamadığımız karmaşık yaşamlarımız aslında farkında olmadan ruhlarımızı kemiriyor. Benim, küçüklüğümde en büyük korkum ileride tempolu bir iş hayatım olmasıydı. Kendimi akışa bırakıp farkındalıklarımı yitirmek, hayatı ve hayat sonrasını yakalayamamak, oturup düşünecek fırsat bulamamak, rüzgarda salınıp gitmek hep ürkütmüştü. Ruhumun acıkması; onu doyuracak yemek bulamamak, midemin acıkmasından hep daha çok endişelendirmişti beni. Oysa büyüdüğümde gördüm ki, sadece bedenleri doyurmaya yaran kara bir düzen var etrafta. Sürekli daha iyi bir evde oturduğumuzu hayal ettiğimiz, her arabaya bindiğimizde daha iyisini ne zaman alabiliriz diye hesaplamalar yaptığımız bir düzen. O kadar bunalıyoruz ki, soluğu alışveriş merkezlerinde alıyoruz. Ne derin bir rahatlama ama! Bu yüzeysel yaşam tarzı, nefessiz suya dalmaktan farksız. Özellikle bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde isimlerimizin önündeki etiketler oldukça değerli. Bir çok Batı toplumunun aksine bu etiketler iş hayatımızdan daha da çok sosyal hayatımızda işimizi görüyor. Dolayısıyla uğruna vazgeçtiklerimiz oldukça fazla. Yeni bir etikete eriştiğimizde ilk yaptığımız, sosyal paylaşım sitelerinde bunu duyurmak oluyor. Hayatı yaşayabildiğimiz kısıtlı alanlardan elimize kalanı bu kadar çünkü. Tebriklerimizi bile buralardan savuruyoruz dostlarımıza. Bu yeni oluşumlar tamamen sınırlı boş vakitlerimizin suçudur. Her zaman her şeye sahip olma güdülerimiz önemini daima koruyor. Bu rahatsız duyguları bizim toplumumuza kimler ne amaçla enjekte etmişti acaba? Üniversite yıllarımdan bir teori aklıma geliyor. Teoride; “bir ülkeye mal ve hizmetlerinizi satmak istiyorsanız önce kültürünüzü empoze etmelisiniz “ diyordu. Geldiğimiz durumu buna bağlamalı mı bilmiyorum fakat görüyorum ki eskiye, her şeyin daha az olduğu zamanlara duyulan bir özlem var çoğumuzda. Herkesin “O zaman falanca yoktu ama bununla ne kadar mutluyduk” dediği cümleler etrafta uçuşuyor. Bence sahibi olmaya çalıştıklarımızın, uğrunda vazgeçtiklerimize değip değmeyeceği ölçümünü her insanın etraflıca yapmasının vakti geldi. Terazinin hangi ucu ağır basıyorsa hayatlarımızı ona göre düzeltmeye bir an önce başlamalıyız.
Belki bu karmaşadan hemen sıyrılamayız ama bugün kendimize bir tatil verelim. Durduğumuz gün olsun bugün. Ne büyüdüğümüz, ne küçülebildiğimiz. Bir maratonda koşarken birden durup arkamızı dönüp "Hey, siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz, boş verin  koşmayı, gelin bir şeyler içelim" dediğimiz günümüz olsun bugün. Malum, hepimiz arada mahremiyete susarız. Ama ilk defa, mahremiyetimizde yalnız kalmaktan korkmayalım bugün. Deniz kenarında küçük bir kasabaya taşınalım. Pöfür pöfür rüzgar essin . Büyükçe bir bahçesi olsun evin.  Evden yürüttüğümüz  bir de  işimiz olsun, sırf karın doyurmak için. Bembeyaz bir ev olsun bizimkisi. Kapı ve pencere kenarları tatlı bir mor veya koyu mavi olsun. Pembe çiçekler sarksın çatısından. Her şey hayal etmekle başlamaz mı? Belki bu durduğumuz günde bir şeylerin temelini de atabiliriz. Herkes bir yerleri özlüyor ama çoğumuz neresi olduğunu bile bilmiyoruz bu yerin. Bedenlerimiz içinde kıvranıp duruyoruz. Bunu bize yapan gelecek korkusu. Öyle büyük bir korku ki bu; tıktı bizi kalabalık şehirlere, kalabalık şehirlerdeki minik ofislere, indirdi hayatımızı 1/7'ye.

                                                                                                                  

20120202

KURBAĞA VE PRENSES ÜZERİNE AHKAMLAR



“..Tam o anda kurbağa yakışıklı bir prense dönüşmüş. Prens ve prenses çok geçmeden evlenmişler ve düğünlerine elbette bazı eski yeşil dostlarını da çağırmayı ihmal etmemişler."

Neden bu mutlu sonlu masal için kahraman olarak onca hayvan dururken kurbağa seçilmiştir bilmiyorum. Kaygan yüzeyi nedeniyle elde tutmanın zor oluşundan olabilir. Gerçek hayatta biz kadınların, -bu hikayeyi küçükken onlarca kere dinlemiş olmamızdan kaynaklanan- "Kesinlikle prense dönüşecek, sanırım ben öpmeyi beceremiyorum" takıntısı nedeniyle etraf, yanında güzel mi güzel prenseslerle dolanan kurbağalarla doldu taştı. Fakat hakikat şu ki ne kadar öperseniz öpün gerçek bir kurbağadan asla prens olmaz. Bu, işin kurbağa tarafı, bir de prenses boyutu var elbette. Yaklaşık 15 yıl önce televizyon kanallarından peydah olan bir magazin programı fırtınası bizim toplumu vurdu.  Sonucunda kadın olmanın garip bir tarafı oluştu ülkemizde. Doğu ile Batı arasında kalmış ve bu yüzden  her konuda kafası karışan memleketim, yine bir üçüncü dünya ülkesi gibi davrandı ve estetik kaygıları aldı, baş tacı yaptı. Sokaklarda Hollywood filmlerinden, Fransız kabarelerinden fırlamış kadınlar dolaşmaya başladı. Doğallık yerle bir edildi ve yerini birilerinin kötü taklidi olan stillere sahip, sözde seksi bir kadın tipi aldı. Kaç bin yıllık geçmişi olan Türk kadını, el icadı bir magazin kutusunu izleyerek böyle bir metamorfoz geçirdi. Bu bahsettiğim furyanın ağa anası olan kadın şarkıcılardan biri, geçenlerde rastladığım müzik videosunda Marilyn Monroe kılığına girmişti. Tüm video boyunca yatakta yatıyor ya da balkondan dışarı bakarken eğiliyordu. Tahmin edersiniz ki hareketleri öyle yavaştı ki, izleyicinin şarkıcının vücuduna odaklanmasının istendiği açıktı. Halbuki kılığına büründüğü kişi, neşeli tavrı, enerjisi ve hareketliliğiyle kalpleri kazanmış, bunun yanına seksapeli eklemiş 42 beden bir kadındı.


Oysa bizim yerli Marilyn’in ne bir gram fazlası ne de video boyunca bir tebessümü vardı. Acaba dünyaya ayak uyduralım derken bir şeyleri yine yanlış mı anlıyoruz? Her gün bu tip görüntüleri izleyen toplumun , güzel bir gülüşün kırışıkları giderdiğini, tatlı dilin göbekteki yağları erittiğini unutması normaldir elbette. Eğer bu durum, yuvaların dişi kuş tarafından yapıldığı söylenen ülkemizden aile kavramını silmek için, kadını kimlik bunalımına sokmak amaçlı bir dış saldırı değilse kadınlara da suç buluyorum. Onları erkek egemen toplumların zavallı kurbanları olarak görmekten kendimi alamıyorum. Kadınları yapay, insanlarının estetik kaygıları bol, kadın etinin her yerde sergilendiği bir toplum düşünelim; bir de sorgulanmadan kabul edilen toplumsal kuralların bol olduğu, estetik kaygılara yer veremeyecek kadar asosyal, kadınların sadece gözlerini görebildiğiniz diğer bir toplumu düşünelim. Her ikisinde de erkek egemenliğinin var olduğu ve kadınların erkeklerin zevk ve isteklerine hizmet etmek amacı ile şekil değiştirdiği bir durumdan başka bir şey göremiyorum. Yoksa,  giyinmelerin de soyunmaların da  nedeni, kadınların erkekleri önünde yeterli ve istenir olduklarını hissetme ihtiyaçları mıdır? Yeterlilik duygusu, neden bu kadar önemlidir bilmiyorum. Bunu çok önemseyen ruhlar toy mudur, yoksa bilge midir kararsızım. Sevgilisinin, ona güzel olduğunu söylemeyi bıraktığı bir kadın, yetersizlik duygusuyla saldırıya geçecektir. Biraz daha akıllıysa sevdiği adamın özgüveniyle oynayacaktır. Ne kadar yüksek bir egodur bu. Ama şiddeti bile saygı duymaya yeterlidir.

Aslında aşkın en sevdiğim yanı; aptallık tarafıdır. Beynin, bedenin, ruhun arıza görmesi, arızasından haz duymasıdır. O ana kadar bildiği, öğrendiği her şeyi reddetme asaletini  göstermesidir. Aptallıktan  utanmaması, hatta üzerine çok da yakıştırmasıdır. Her kadın bilir ki; iki insan varsa, açık cam bile yetmez bir odayı serinletmeye. Sarılır ruhlar hava buz gibiyse. Her komşudan daha az yakıt yakar aşık evleri. Soğuklardan  şikayet edip semti terk edenler, aralarını ısıtmalıdırlar öncelikle. Hiç bir yere gitmesin sevgilisi ister aşık kadın. Kimse onlara "gel" demesin ister. Düşman kesiliverir davetlere. Öyle ne bir bebeği, ne bir kediyi yanında uzun uzun okşamasın, sarılmasın  hısım akrabaya ister. Kadın olmanın doğası böyledir. Oysa şimdi kim rahatsız değil o cilt dolgularının, aç karınlarının, her daim makyajlı yüzlerinin, takma saçlarının içinde? Şu ana kadar hiçbir kadından, kadın egemen bir dünya düşlediğini ve bunu başarmak için de seksapelini kullanacağını duymadım. O yüzden , doğamıza dönebilmek için beğenilerimizi yeniden gözden geçirelim derim.

20120129

BERLİN KAPLANI

Çok şeker, iç ısıtıcı bir film. Eyvah Eyvah gibi bir komedi filmi değil ama sanırım herkesin kalbinde dokunacak bir yer bulabilir. Ata Demirer her zamanki gibi çok başarılı ve farklı.

20120123

SEVGİLİ SAMİMİYET; SENİ ÇOK ÖZLÜYORUM

Neyi nasıl dediğinizle, ne yaşadığınızla ya da ne kadara sahip olduğunuzla ilgilenmiyorum. Hiçbir zaman da ilgilenmedim. Benden iyi hayatlar yaşayanlar dikkatimi pek çekmedi, daha kötü yaşayanlar için üzüldüm. Bunlara rağmen her gün yarıştım. Her gün bugün olduğum benle yarıştım, dünkü beni beğenmedim. Okudum okudum okudum.. Kitap okudum, web sayfaları okudum, kağıt paraların üzerindeki notları okudum. Dünyada rahat edebilmek için bilgi depoladım beynimde. Ne zaman bir işe başlasam ilk günümde personel yönetmeliklerini okuduğum gibi, kendimden emin yaşamak için hem okudum hem yazdım, bu dünyayla ilgili. Yazının gücünü her lakırtıdan üstün buldum. Kimsenin duygularını, birikimlerini, hatta eksikliklerini fark edemeden anlattığı hikayeleri yüzde yüz önemsemedim. Bu, küçükken kulaktan kulağa oyununu oynarken aklıma yerleştirdiğim bir dürtüydü. İşimde de böyleyim. Telefonla konuşmaktansa e-posta ile yazışmayı severim. Kelimelerin mimiklerden, imalardan arındırılmış halini severim. Bir de  altındaki yazarın imzası, bana söylediklerinin arkasında durduğunu simgeler, kendimi iyi hissederim.




Akşam akşam nereden geldiyse aklıma..

20120117

GİZLİ ANLARIN YOLCUSU


Hatırlamadığım bir nedenden dolayı elim hiç Ayşe Kulin'in kitaplarına gitmiyordu. Sanırım daha önce bir kaç kitabını üstünkörü karıştırıp bu karara varmışımdır. Bir arkadaşımın bu kitabı okuyup nefret ettiğini duyunca, iştahım kabardı ve hemen aldım. Her zamanki gibi kitap okumayı bilmeyen yeni yetme okurlar gibi iki günde; otobüste, durakta, tuvalette, gece yarısı kanepede okuyarak kitabı ezerek bitirdim. Bu huyumu hiç sevmiyorum. Sırf bu huyum yüzünden uzun süre elime kitap sürmeyip bir haftada 4-5 kitabı ziyan ede ede okuyorum. Kısaca kitap okumayı hala bir yaşam biçimi haline getirebilmiş değilim.

Gizli Anların Yolcusu, artık herkesin duyduğu gibi eşcinsel bir ilişkiyi konu alıyor. İnternetten araştırdığım kadarıyla Ayşe Kulin hem konu, hem anlatım, hem de yükselmekte olan bu konudan nemalanma gayretinden dolayı eleştiriler almış. Normalde medyatik kitap okumayı sevmememin nedenlerinden birisi de budur. Benim okurken kafamda canlandırdığım kitap ve olaylar hakkında herkes fikir beyan ettiğinde kitabın beynimde bıraktığı lezzet de tükeniveriyor. Neyse bunları bırakıp kitaba gelelim. Konusunda eşcinsellik barındıran bir kitabı ilk okuyuşum değil. Küçücükken Duygu Asena kitaplarını gizli köşelerde okuyan benim için hayret verici olaylar da geçmiyor kitapta. Hikaye bilindik aslında. Kitap, bir adamın kaybettiği oğluna olan sevgisinin ve yıllardır bastırmak zorunda olduğu ,eşine duyduğu arzusunun birleşimi ile eşcinsel bir delikanlıya duyduğu kaçınılması zor duyguları konu alıyor.

Eşcinsel ilişkilerin yoğunluğunu ve şiddetini hepimiz biliyoruz. İki erkeğin güçlü hormonları durumu bu hale getiriyor. Erkeklerin cinsel arzularını da saplantılı bir duygusal bağlılığa kolayca dönüştürebildikleri  hesaba katılırsa Ayşe Kulin'in anlatımını başarılı bulmadan edemiyorum. Kitabın ilk yarısı, oğullarının ölümünden sonra kendilerini tedavi etmeye çalışan bir ailenin hikayesini ve adamın gerçek hayata geri dönme gayretini gösteriyor. İkinci yarıda tutulduğu bu çılgın "aşk" ağız doldurarak anlatılıyor. Bu kısımların hiç biri beni şaşırtmıyor ama finali oldukça düşündürüyor.  Yaklaşık iki yüz sayfa boyunca varlığından şüphe etmediğimiz o müthiş sevdanın gerçekliğini sorgulatıyor kitap kendi bitiminde.

Homofobik değilim. Fakat hoşlanmıyorum eşcinsellikten. Eşcinsel insanlarla sohbet etmek haz vermiyor. Bu konudaki hikayeleri okumak da rahatsız ediyor. Hele ki küçük yaşta bilinçli bir şekilde zorla ya da özendirilerek  saptırılan oğlan çocuklarının hikayesi kalbimi yerle bir ediyor. Bunlara rağmen kitabın kendine has muhafazakarlığı ve özellikle duygulara yaptığı vurgular nedeniyle kolay okuyabildim. 

20120109

NATURANIN HUZUR VEREN ESANSI


Her evin, her tenin bir kokusu var. Kendi karakterine ait kokusu olan evlere ve kişilere hayranım. Sanırım bu da evler için; içinde yaşandıkça, paylaşımlar ve birey sayıları arttıkça, kişiler içinse; bilgelik kazandıkça  oturan bir özelliktir. “Gül veren elde, gül kokusu kalır” derler. Ben de buna dair bir yazıyı , hatırlamadığım bir yerlerde, okumuştum. Özetle , ruhumuzu, benliğimizi ,davranışlarımızı ve amaçlarımızı temiz tuttuğumuz dönemlerde vücut kokumuzun da güzelleştiği yazıyordu. Gerçekten etkilenmiştim. Bebeklerin neden bu kadar muhteşem koktuğunu o zaman fark ettim. Hatta işi bir adım ileriye taşıyıp ara sıra kendi tenimi kokluyorum, bu aralar nasıl biri oldum, ipucu almaya çalışıyorum.

Yakın bir dostumuz bana ufak bir anı anlatmıştı. Kendisi küçükken Kemal amca adlı aile dostları onu kucağına oturtup "Hadi bakalım Alper anlat, köpek treni nasıl yedi?" diye sorarmış. O da heyecanla anlatırmış "Ağzını kocaman açtı, tren fren yaptı ama köpek dişleriyle treni parçaladı …"  Birkaç yıl sonra amca bir gün yine sormuş; "Söyle bakalım Alper, köpek treni nasıl yedi?"  O da cevaplamış; " Kemal amca , bir köpek treni nasıl yiyebilir?". O da, yarı hüzünlü bir ifadeyle " Tamam, sen sevilmelik zamanı geride bırakmışsın" demiş. Bu anı beni gerçekten çok etkilemişti. Kendimin de duygularımı dizginlediğim o döneme döndüm. Artık parklara gidip bankta oturmaya başladığım, çocukların oyunlarına katılmayı bırakıp etrafı izlemeyi tercih ettiğim o dönem gözümün önünden geçti. Bir şeylerin değiştiğini sezmiştim ama önemini sonradan anlayacağım çocuksu coşkumu ve hayalperest ruhumu terk ettiğimi bilemezdim.
Şimdi diyorum ki, tekrar güzel kokmanın bir yolu vardır mutlaka. Birkaç püf noktası aktarmayı da ihmal etmem elbette. İşe yeni öğrendiğim bir tane ile başlamak isterim; Evdeki ampullerin üzerine parfüm sıkarsanız, ışıkları yaktığınızda evin her yeri mis gibi kokuyor. Evde gerçek huzuru yakalayamamış bile olsanız, belki doğru parfümü bulursanız, orayı “ev” gibi kokutabilirsiniz. Ayrıca alüminyum folyonun içine tarçın döküp fırında biraz ısıttığınızda, fırının kapağını açarsanız mutfak çok güzel kokuyor. Yemek yapacak kimseniz yoksa, yahut yeni nesil dünyanın kariyerli kadınlarındansanız bu sayede eve lezzetli yemekler pişiriliyormuş gibi bir koku yayabilirsiniz. Akşam işten yorgun gelip mis gibi yemekler pişiremeyeceğinizi siz şimdiden bilseniz de bekar kadınlar; yine de bu taktiği sevgilinizin bilinçaltında "bu kızla evlenmeliyim" hissi yaratmak için kullanabilirsiniz.
Yukarıda yazdıklarımı elbette ki bu amaçlarla kullanmak istemezsiniz. Hatta bu yazının amacı  kokular üzerine püf noktaları vermek ya da psikoloji üzerindeki etkilerini irdelemek de değil. Toplumun kadının omuzlarına bu kadar binmeye çalışması belki de kadının "özgürüm, kariyerliyim" sanıları içinde, yine ve hala, modern çağ uyarlaması bir dil ile afyonlanıyor olması olamaz mı ? Kadın bu kadar stres yüklü bir yaşam tarzında o müptelası olduğunuz dinginliğini , rahatlatıcılığını , derinliğini , kokusunu , yumuşaklığını koruyamayacaktır. Ne kendisi, ne evi, ne çocukları olması gereken gibi kokmayacaktır. Gelecek korkusu, terk edilme korkusu, eşinin iflas etmesi korkusu, aldatılma korkusu gibi nedenlerle her sabah asıl atölyesi olan evini terk edecektir. Çocukları okuldan dönüp evi kendi anahtarlarıyla açmayı öğrendiklerinde, aslında bir köpeğin treni yiyemeyeceğini de öğrenmiş olacaklardır. Yazımı fazla geleneksel bulanlar, lütfen bir de korkularını soyunup okusunlar. O zaman benliklerimiz tekrar karşılaşmanın heyecanıyla bir  “Merhaba!” diyecektir birbirine.