Sayfalar

20101102

TİK TAK TİK TAK

Yaşlanmaya başladığımı duygusallığımdan anlıyorum. Gün geçtikçe daha çok şeye gözlerim doluyor. Balık burcu olduğumdan sanırım her zaman hassas biriydim. Ama bu sefer sanki farklı. Artık dingin bir duygusallık bu yaşadığım. Duygularını hep uçlarda yaşayan ben, şimdi garip bir olgunlukla, sanki bir bilgelikle yorumluyorum. Bunu uzun zamandır test ediyorum kendimde. Fizyolojik değişkenleri, içinde bulunduğum durumları, hepsini hepsini göz önünde bulundurarak inceliyorum. Netice şöyle ki; yaşlanmaya başlıyorum. Bu olgunlaşmakla eş anlamlı sanırım. Umarım gelişmekle de denktir. Her şeyimi sahipleniyorum. Geçmişim, anılarım, şu an sahip olduklarım hepsi de bana ait. Kimse bu gerçeği değiştiremez. Eskiden olsa unutmak istediklerimi ya da şu an yaşadığım ama hoşuma gitmeyenleri yok sayardım. Şimdi öyle değil. İnsan gün geçtikçe bu dünyayı terk etmeye hazırlanıyor işte böyle. Sahiplenmemin nedeni de, onları valizlerime koyacağımdan olsa gerek. Ne kadar çoğunu alabilirsem yanıma, o kadar kar gibi.

Bu, moral bozukluğu ile yazılmış bir yazı değil. Aksine girdiğim şey her neyse memnunum. Anlamadığım şey neden bazen kendimi tam bir çocuk gibi  hissettiğim:). Sanırım tam geçişteyim. Ya da hayat böyle. Neyse sıkıcı bir yazı oldu. Saatlerin geri alınması bana yaramadı..!

20101004

Bu aralar leyleği havada gördük sanırsam. İki haftasonudur yokuz ortalarda. Normalde gezme meraklısı olmadığımı düşenen ben, bu işten oldukça memnunum. Meğersem derinlerde bir yerde küçük bir Çelebi saklıyormuşum. Geçen haftasonu Bodrum Turgutreis'e gittik. Malum Ege, Akdeniz kadar sıcak olmuyor Eylül sonunda. Ama yine de yüzebildik bir kere. Küçük bir kasaba gibi Turgutreis. İkinci gidişimiz. Her şey var. Banka var, süpermarket var, pazar var.. Meşhur Turgutreis çaput pazarını da gezdim. Hiçbir şey alamadan çıktım. Bence tamamen turistlere yönelik bir yer ve aynı ürünler sürekli farklı tezgahlarda tekrarlıyor. Gözünü seveyim Ankara Çayyolu pazarının:)

Bu haftasonu da Adana'daydık. Bu sefer tocamın yakın bir arkadaşının düğünü sebebiyle gittik. Aslında 2001 senesinde komik bir yolculuk macerasında yolum düşmüştü oralara ama sadece birkaç saat kalmıştım. Bol bol Adana kebap yedik tabii ki. Yüzevler diye bir restorana gittik önce. Şuana kadara yediğim en güzel Adana Kebap buradaydı. Ertesi gün de Hasan Kolcuoğlu diye meşhur bir mekan! olduğunu söyledikleri yerde yedik. Ben pek beğenmedim. Ama sonra gölün kenarında çay içip tavla oynadığımız çaybahçesi süperdi. Adana'da su bol. Özellikle uçak alçalırken gördüğüm manzaradan büyülendiğimi söylemeliyim. Aslında anladığım kadarıyla pek de süper yerlerini dolaşmadık. Önce ne kadar bakımsız bu şehir demiştim ama bunu öğrenince yorum yapmamaya karar verdim. Bu arada Thy'nın gözünü seveyim. Bodruma giderken  Pegasus'un İzair ortaklığındaki uçuşuna denk geldik. Hayatımda ilk defa uçaktan korktum. Birçok kere okyanus aşırı uçtum,ülkeler aşırı uçtum ama gelgelelim bu sefer yurtiçi bir uçuşta korktum. Dolmuş gibi tıklım tıklım bir uçak, hareket edeceğin 10cm bile alanın yok, ulan ucuz diye çekilir mi  bu korku?..Ucuz da değil ki..Bodrum malum, gözde yer..Ama havaalanında araba kiralayacak sadece bir adet yer var, orada da araba yok:)..buyrun size Bodrum ironisi...Umrumda mı?..Değil tabii ki....Gezmek bana iyi geliyormuş.. Pazartesi işe geldim dışarıya bakıp duruyorum..Gökteki leyleği arıyorumm:)

PS.Bu arada sinemalarda Cehennem adında bir 3D Türk filmi oynuyor. Bu kadar kötü olabileceği aklıma gelmemişti:)

20100916

TATLI TATİL

Tatil dönüşü sendromu yaşadığımdan ancak bugün yazabiliyorum. Bayram tatilini fırsat bilerek Kemer-Martı Myra'ya gittik. Evet bir önceki postumdaki gibi zıpladım. Her şey mükemmeldi. 1996'da Martı Myra ilk kurulduğunda gitmiştim. Çok güzel bir nostalji de oldu benim için. O zaman 13 yaşındaydım. Ergün adında bir animatöre de aşık olmuştum:). Dönerken ağlamıştım gizli gizli. Roller bladelerimle kayıp duruyordum tesisin her yerinde. Ama değişmiş tabi. Genişletmişler, her yanı. Biraz yeşili azalmış tabi ama hala oldukça yeşil, zula bir tatil köyü. Tocam bayıldı.Turcu çocuk, "e tabi 1995'te kuruldu, herşey dahil sistemi ilk getirenlerden ama takdir edersiniz ki tesis biraz eskidi" derken bize geceliği kişi başı 350 TL olan otellerden satmak istiyormuş. Bunu oraya gidince iyice anladık. Hala süper benim Martı Myra'mmmm..Balık ve Çin A'lacarteları çok beğendim. Neyse reklam yapma amacıyla yazmıyorum bu yazıyı. Sadece benim için ne kadar keyifli ve nostaljik olduğunu anlatıyorum.

Her şey güzeldi, arabayla gittik döndük. Hatta dönerken evimi özlediğimi farkettim. Huzur ve mutluluk doluydum. Ta ki Pazartesi çıkıp işe gelene kadar. Bugün günlerden Perşembe ve ben 3 gecedir rahat uyuyamıyorum:) Sürekli kabuslar. İşe giderken omuzlarım düşük, dönerken düşük. Sanki hiçbir şeyi yetiştiremiyormuşum gibi bir his. Hoş bu his bende bayadır var. Garip bir paranoya oluşturdum içimde uzun zamandır. Çok işim var ve hiç vaktim yokmuş gibi bir hissiyat bu. Beni yiyip bitiriyor. Çalışmıyorken bile böyleydi. Umarım ilerlemez daha fazla.

Velhasıl kelam; tatilden döndüm ve bitiğim:)


Size tatil köyünün dans müziğinden nakarat yazmak istiyorum:
"Mueve la colita, mamita rica, mueve la colita..
Mueve la colita, mamita rica, mueve la colita..
Mueve la colita, mamita rica, mueve la colita..
Mueve la colita, mamita rica, mueve la colita.." öhö öhö öhöö:'(

20100812

Oruç Başıma Vurdu

Ramazan'ı seviyorum. Huzurlu hissediyorum. Dün ise ilk kez oruç tutarken bu kadar zorlandım. Hem çok sıcak olması, hem de iftarın 20:01'de olması beni baya zorladı. Bakalım bugünü nasıl geçireceğim?..İş yerindeyim şu an. Taşındığımız için sadece kadınlar kaldık. Erkekler yeni binada amelelik yapıyorlar. Sanki hep böyle olsa daha iyi:)..

Bugün bir duygusallık var üzerimde. Çalan müziklere ağlamak geliyor içimden. Buradakiler de gülüyor bana:). Bazen en zor şey insanın kendisini anlaması oluyor. Biraz küçülmek istiyorum. Şöyle bir kaç sene küçülmek.. Arabaya atlayıp son ses müzik dinlemek, söylemek..Bir iki gün yeterdi bana. Sonra geri geleyim. Özlem gidereyim yine döneyim.

Ya da bir bebek..Evet bu aralar, bir bebeğim olması fikri iyi gelmeye başladı bana. Ona kendimi adamak istiyorum. Kuzinim bebeğe duyulanın aşka benzeyen bir duygu olduğunu söylüyor. Midemde kelebekler uçuracak bebeğim olsa..Hiç bir şey, kendim bile umrumda olmasa da paranoyaklar gibi onu umursasam:) Yok,yazarken bile sevmedim bunu.

Sanırım bir tatil iyi gelirdi, bir de tamamen benim hayallerime göre düzenlediğim bir hayat..

20100723

Ofiste Öğleden Önce Bunalmaları

Küçük bir yere yerleşmek istiyorum. Denizi olsun lütfen. Pöfür pöfür essin bir de. Bahçem olsun. Komşularım benim yaşımda ve çok eğlenceli olsunlar. Evimin havuzu da olsun. Home office bir işim olsun, mutlu çocuklarım ve tocacım.. Bembeyaz bir ev olsun bizimkisi. Kapı ve pencere kenarları tatlı bir mor veya koyu mavi olsun. Pembe çiçekler sarksın çatısından...

20100713

Burdayım


Ne kadar da uzun zaman olmuş yazmayalı... Tek sebebim canımın istememesi. Başka bir şey yok şükürler olsun. Geçen hafta yeni bir işe başladım bir kurumda. Ben & Kamu.. Ben Kalp Kamu. Ben Hate Kamu.. Bilmem ki göreceğiz sanırsam... Ama koşulsuz şartsız 17:30'da çıkmaya bayılıyorum. Tabi yeni evimiz şehre 30 km uzakta olmasaydı, fena olmazdı:)

Ankara çok sıcak. Nefes alamıyorum. Bir de nem peydah oldu şehirde. Denizi olan bir şehirmiş havalarında Ankara.  Aynı Denizli gibi. Neden o şehrin adı öyle? Denizi olmadığı halde öyleymiş gibi bir ismi var.

Çalışmaya tekrar başlamak değişik geldi elbette. İster istemez ev kızı modumda da bir düzeni hemen oturtuvermiştik. Şimdi o kurallar tekrar yıkılmaya başladı. Düzen bozuldu. Ama neyse ne, ben daha iyiyim. Afakanlarım yavaştan beni terkediyor. Benimle beraber başlayan başka "çömezler" de var. Şu ara "eğitiliyoruz". Hem sevdik de birbirimizi.

Bu sene tatil yok. Zaten biz de bu yönde karar almıştık. Ben pek gezme insanı sayılmam ama gidemeyeceğimi bildiğimden sanırım, tatile çıkmak istiyor canım. Hafta sonları kaçıyoruz bakalım. Zaten tocamı göremez oldum. Sabah ben ondan önce çıkıyorum. Akşamları da sıcaktan nefes alabildiğimiz sayılı anlarda iki kelam ediyoruz.

Şu sıralar hayat felsefem arayışlara son verme yönünde. Hep daha iyiyi isteyerek hayatımı estirikli bir şekilde geçirip heba etmeyecek kadar akıllıyım. Kabul edilebilir bir noktada "işte budur" demeyi bilmeli. Sıkıldım sürekli arzulamaktan. Artık dinginlik devri hayatımın. Kendimi pışpışlamalıyım biraz da.

20100530

..............Lost..............

Lost finali ile ilgili detaylı bir şey yazmak istemiyorum kesinlikle. Tatmin etti, etmedi; orası ayrı konu. Bildiğim en önemli şey karakterleri özleyeceğim. Evet gerçekten bir şeylerim eksilmiş gibi boynum bükük kaç gündür. Sevdiğim arkadaşlar uzağa taşınmışlar gibi. Ben neden çoğu insanı mutlu edemedi biliyorum bu bitiş. Çünkü senaryo senaristleri ele geçirdi.. Çok eskiden bir belgeselde izlemiştim. Uydurarark anlatayım. Corpus Callosum var, çoğu insan bilir. Hani beynin iki lobunu birbirine bağlayan şeydir. Onunla alakalı sağlıksız bir durum sözkonusu olduğunda insan vücudunun sağ ve sol tarafı farklı tepkiler verebiliyordu. Lütfen konunun hakimi biri okursa bu uydurmalarımı düzeltsin. Mesela bu kişi araba kullanırken birden sağ eli, direksiyona yapışıp arabayı savurur, kontrol altındaki sol el onu durdurmaya çalışır. Bizde muhtemelen buna "içine şeytan girmiş" deniyordur ama tıpta afilli bir Latince ismi var. Nitekim ben o ismi de bilmiyorum. Şimdi gelelim metaforuma; Ben derim ki sol lob senaristler, sağ lob da senaryo olsun. Corpus Callosum da iki öğe arasındaki rasyonel, fizyolojik, kaçınılmaz, mantık silsilesi dahilindeki bağdır. Bu bağ, küstahlık, meydan okuma, aşırı popularite ve özellikle maddi çıkarların yarattığı baş dönmesi nedeniyle hasar gördüğünde senaryo senaristi ele geçirdi. Senarist de arabayı sağa çekmekte buldu çözümü. İşte olan biten budur.

Bir film istiyorum.
Jack, reality show yapsın bir de onu sonsuza kadar izleyelim.

20100515

Şişelenmiş içecekleri açarken dikkat etmek gerekiyor. Geçenlerde şişeyi açarken fırlayan soda kapağı, sevdiğimiz bir arkadaşımızın gözüne önemli ve kalıcı bir zarar verdi. Şimdi internetten bakıyorum da, aynı şekilde çok daha ciddi kazalar yaşanmış. Yaz aylarında gazlı içeceklerin cam şişelerine, özellikle açarken ve buzdolabına yerleştirirken çok dikkat etmek gerekiyormuş. Kapaklar fırlayıp göze zarar veriyor, ayrıca buzdolabına yerleştirirken şişeler patlayabiliyor. Dikkat edelim..

20100427

İnsan Yokluğu..


Siirt'te yaşananları hazmedemiyorum. Attığım her adımda aklımda o ana kuzuları var. Nasıl olur da 13-14 yaşlarındaki erkek çocukları böyle bir insanlık suçu işlerler?. Bunu aklım almıyor. Acaba gerçekten bazıları kötü ruhlarla mı doğuyor?.. Bir kişi değil, kaç kişiler..Bir tanesi de acımadı mı o yavrulara? Bir tanesinin bile içi cız etmedi mi onlar ağlarken, canları yanarken??.. Ya Siirt halkından yaklaşık 100 kişinin karıştığı diğer tecavüzler?..Esnaf, dede, polis, asker, akraba.. Bu kadar mı önemli cinsel tatmin? 100 kişiden bahsediyorum. Bir veya iki değil. Tam yüz kişinin sapkın istekleri konu olan.. Hepsini gözümü kırpmadan ölüme terk edebilirim. Fakat yenileri çıkacaktır. O yüzden sallandırmalı bunları meydanda. Sallandırmalı ki aleme ibret olsun.. Umarım sıyrılamazlar bu yaptıklarından. Ayrıca diğer çocuklar da isterse 18 yaşın altında olsun, bence cezaların hafiflemesi yanlış. O çocuklar gelecekte de birer psikopat olmaya devam edecekler.

Nedir eksik olan, anlayamadım ki..Çocuklukta maruz kalınan cinsel istismar mıdır sadece bu suçlara neden?..Cehalet midir? (Ki buna asla prim vermem).. İman, Allah korkusu yokluğu mudur? (Bunun iyi bir payı olduğunu düşünüyorum)...Ama her şeyden en önce "İnsan yokluğu"dur aslında.

20100409

Sabitim Aşk..

Evet yine Lost'dan bahsediyorum...6/11 bölümünü bugün izleyebildim. "Sen hala Lost mu izliyorsun?" diyenlere inat süper lezzetli bir bölümdü. Ohh sonunda beni tekrar heyecan bastı. Bu dizide kendimi aptal gibi, bunamış gibi, anlamaya beynim yetmeyecek gibi hissettiren bölümlerin müptelası olmuşum. Bir rahatlama geldi ki sormayın. Sezonu baştan izlemem lazım. Yine ağzım açık izlemişim bu sezonu; şimdi çıktı ortaya. Desmond'ı özlemişiz. Hayranım senarist kadrosuna. İnanılmaz detaylar var. Yerimde duramıyorum bu yüzden şimdi.

Desmond ile Charlie neden Penny ve Desmond'ın o ünlü fotoğrafının çekildiği yerden denize uçtular? Faraday Charlotte'u müzeden çıkarken gördüğünü ve aşık olduğunu söyledi. Acaba eski bölümlerde bu verilmiş miydi? Bu insanların sabitleri aşk. Faraday defterini Desmond'a gösterdi. O defterde sabitinin Desmond olduğu da yazıyordu aslında. Charles Widmore herkesin babası çıktı,sidewayde:)).. Aşkların sabit oluşu ortak, ayrıca kişilerin babalarıyla ilgili sorunlu mevzularının oluşu ortak. Desmond bu bölümde Widmore'un büyük saygısına sahipti. Demek ki herkes hayal ettiği hayatı yaşıyordu. Fakat değerli bir şeyleri feda ederek. Acaba Widmore'un Desmond'dan isteyeceği fedakarlık ne?.. Yüzlerce soru üreteceğim biraz daha devam edersem. Desmond Oceanic 815'in yolcu listesini aldığında neler yaşanacağını görmek için sabırsızlanıyorum. Aslında bunun üzerine belki bir sezon daha çekilebilirdi bile!. Önümüzdeki bölüm Hugo'nun olacakmış..Zaten final sezon bitince diziyi en baştan bir daha seyretmeli. Çocuklarım da seyretmeli.. 

20100317

Sweet Twenty Seven

Bu hafta doğum günüm vardı. Aslında kendini önemli hissetmek için doğum günlerine çokca ihtiyaç duyan, özel günlere fazlaca anlam yükleyen biri değilim. Fakat hatırlanmak gibisi de yok. Bir şekilde bana ulaşarak beni ne kadar sevdiklerini hatırlatan herkese teşekkür ederim. Özel günleri kafasında oturtamamış biri olarak, en değer verdiğim günün doğum günleri olduğunu da söylemeden edemeyeceğim. Kişiye has olması, bence daha da anlamlı kılıyor bu günü. Tabi benim gibi kardeşiyle aynı gün doğmuş biri, bu ihtimalin gerçekleşme olasılığının ve neden bizim üzerimize gerçekleştiğinin şaşkınlığı içinde olsa da, bu durumu da çokca seviyorum.

Peki farzedelim ki çok değerli biri tarafından bu günümüz unutulmuş ya da hatırlansa da savsaklanmış olsun. Bu durumun önemi nedir? Geriye kalan 364 gün takdire şayan bir ilişki sergilense de, yok ille de en önemli günüm diyerek tırnaklar mı çıkmalı acaba? Ya da klişeleşmiş değerlere mi kendimi kurban edeceğim sanki mi denmeli? Pek de burnu büyüklük  yapmak iyi değil. Tamam toplumdan farkı olan insanlar genelde kitlesel değerlere eleştirel bakar bu doğru. Fakat değerler zaten tek kişilik değildir ki!! İstediğin kadar kendine has değerlerin olsun. Ne yapacaksın tek başına? Oyna dur..O nedenle bu durumla karşılaştığınızda sitemlerle süründürmek, sonra da sevgiyle kucaklamak doğru olan şeydir diyorum. Nerden nereye geldim..:)

Ankara akşamları soğudu yine. Ama geçecek. Bu son çırpınışlar. Bu arada birkaç film daha gördüm ama içimden yazmak gelmedi. Kitap okumuyorum. Ezel dışında televizyon da seyrettiğim yok. Dikkatimi eve vermiş durumdayım. Taşındıktan sonra boşlamıştım. Yeni yeni, eksikleri gideriyorum, dekore etmeye çalışıyorum. Bence çok keyifli bir iş. Fakat oldukça da pahalı. Bizim ülkede aslında insanların bu kadar büyük bir çoğunluğunun zevksiz olduğunu sanmıyorum. Dekorasyon malesef hala bir lüks olarak algılanıyor. Bu algıyı yaratan firmalar elbette. Yarattıklarını sömürenler de onlar. O yüzden Amerika'ya bayılıyorum. Her bütçeye göre her şey mevcut. Neden dekorasyonda yerli ve uygun fiyatlı firmalar yeterli değil bilmiyorum. Herkes neden İkea'ya saldırmak zorunda? O da Ankara'da bile yok. Mudo, Tepe Home, Boyner Evde, Koçtaş, Bauhaus, sosyete pazarları.. Bu mudur orta gelir düzeyinin dekorasyon bahtına düşen? ...Alın size bir niş pazar-niche market..

20100305

Cennetimden Bakarken

Film gerçekten çok dokunaklı. Hüzünlü bir hikayeye dayanıyor. Duygusal bir dönemimdeyim sanırsam, bolca gözlerim doldu. Ben filmde biraz "What Dreams May Come" havası sezdim. Robin Williams'ın Oscar'lı filmini mutlaka hatırlayanlar olacaktır. Bence bir klasiktir. Hatta aklıma gelmişken bulmaya çalışcağım. Bana bu filmi anımsatmasının nedeni sanırım cennet görselleri. Tabii ki bu filmde o kadar derin ve detaylı değildi. What Dreams May Come'ı mutlaka izleyin. İsminin Türkçe'ye geçmiş halini malesef hatırlayamadım. Cennetimden Bakarken'i de atlamamanızı tavsiye ederim. Bence çok önemli bir detaya vurgu yapıyor.

20100304


İnsana doğduğu ay hep özel mi gelir acaba? Bunu birkaç kişiye sormalıyım. Ben Mart ayında doğdum-16 Mart- ve bu ay nedense daha bir efsunlu gelir bana. En sevdiğim mevsim ilkbahardır. Bu ayın gelişi de hem doğumgünü hem de ilkbahar heyecanını birlikte yaşatıyor. Kışın çok depresifim. Kesinlikle sevmiyorum, son iki yıldır buna kanaat getirdim. Elimde olsa kış yaşamayan bir iklime göçerdim. İlkbaharsa sanki, "kötü günler bitti" havası barındırır..Bazen ne kadar dalgalı bir ruh halim olduğuna kendim bile şaşıyorum. Tamam balık burcuyum ama, resmen uçlarda yaşıyorum. Bu aralar en çok istediğim biraz uzağa kaçmak. Daha önce Ankara'dan bu kadar sıkıldığımı hatırlayamıyorum. Deniz olsa. İçimize çeksek. Çektikçe renklense vücutlarımız..

20100227

Eyvah Eyvah


Mutlaka gidin. Ben bayıldım. Dvdsini de alırım kesin. Demet Akbağ zaten oyunculuğunun doruklarında bu dönemde bence. Ayrıca ne kadar fit bir vücudu olduğunu da filmde oynadığı karakter gereği bolca sergilemiş. Çokca güldüm, çokca dinlendim. Bravo Ata!

20100221

Her eve Oxytocin..


Öyle dostların olmalı ki, en az kendin kadar saygı duymalısın. Kendi aptallıklarına nasıl hem acıyıp hem de hayran kalacak bir tarafı illa buluyorsan; onunkilere de mutlaka üstün taraflar yapıştırabilmelisin. İşte bu sefer beni anlayamadı dediğin anların üç beş cümle sonrasında "off yine anlamış" diyebilmelisin. Aslında gizliden gizliye 'anlaşılamıyor olma' egonu yerle bir etmeli. Sarsmalı seni,aydırmalı yanlıştan. Aynı kelimeleri bile kullansan, kendine aynı tonlamayla söylesen doğruyu, yine duramasan, dört nala koşsan abese, o sana "bre! çüş" dediğinde durmalısın. "Şunu benim için yap" dediğinde, "bunu benden birkaç saat sonra iste" diyecek tecrübede olmalı.O an ne kadar inkar etsen de birkaç saat sonra aramadığında ikiniz de biliyor olmalısınız; mutlak doğru yoktur, ama elimizden gelenin en doğrusu için çaba vermek, erdemimizi zedelememeye yarar gözükmektedir.

Percy Jackson ve Olimposlular: Şimşek Hırsızı

Yunan Mitolojisi severler buraya!.. Normalde "fantastik film sever" değilimdir. Fakat bu film gerçekten hoşuma gitti. En azından bir dayanağı vardı; Yunan Mitolojisi.. Eminim benim gibi bu konuya ilgi duyan herkesi eğlendirir bu film. Duyduğuma göre bir serinin ilk bölümüymüş. Diğerlerine de seve seve giderim.
Go Poseidon!

20100215

Bu Gece Ezel Gecesi

Kenan İmirzalıoğlu'na böyle ses getiren projeleri çok yakıştırıyorum. Ezel dizisini izlemeyen insan sayısı (en azından benim çevremde) çok az. Zaten biz de "Deli Yürek" ile büyümüş bir nesiliz. O zamanlar ben lise çağındaydım. Tüm kızlar Zeynep, tüm erkekler Miroğlu'ydu. O zamandan bu zamana 10 yıldan fazla oldu. Yine Kenan İmirzalıoğlu doğru bir projeyle yapacağını yaptı. Ayrıca kilolandı, hatları oturdu, oyunculuğu özgüven kazandı, erkeksileşti. Bunlar da cabası. Zaten "Ramiz Dayı"yı konuşmaya gerek var mı bilmiyorum. Her eve lazım bir kurmay kendisi. Aklı başında, olmazı olduran Ramiz Dayı herkesi kendine bağlayıverdi. Ali karakterini de bir seviyor bir sevmiyoruz. Ama dizide henüz bir çok düğüm var ve bu yüzden gözümüzü kırpmadan izliyoruz. Ben pek dizi insanı değilimdir. Fakat Ezel farklı. Pazartesi geceleri program yapmıyoruz. Ezel izlemeyen ziyarteçileri kabul etmiyoruz:).

Dizinin tek sevemediğim oyuncusu ise Cansu Dere. Bir türlü dizilerde,filmlerde görmeye alışamadım bu ismi. Donukluğu, soğuk yüzü vs. bir yerlerde bir yanlış var hissi veriyor insana. Hiç sempatik bir tarafını bulamadım. Hadi diyelim ki rolü gereği hayattan soğumuş kadını oynadığından öyle. Ama o eski, mahalle kızı günleri de öyle donuk oynanır mı ya?. Hemen dönüp "Bahar" karakterine baktığımızda nasıl da içimiz ısınıyor. Ne kadar şirin, bayılıyorum. Ayrıca ay parçası gibi Maşallah.

Gelelim Şebnem'e..Saç modeli bir numara. Güzelliğine on puan. Karakter süper. O çocuksuluk ve yıkılmaz sadakat gönlümde tahtı kurdu. Ama gelgelelim geçen haftaki bölüme; Ali'nin evinde Şebnem'in mayolu sahnelerini , Ali ile yakınlaşma anlarını görünce hemen aklıma Mahsun Kırmızıgül geldi. Yıllar önce Bade İŞÇİL (Şebnem) ile uzun süren ve yoğun bir aşk yaşamıştı. Hatta nerdeyse bir pedofil(!) kuşkusu yaratacak sınırda olan yaş farkı dikkat çekiciydi. Yanılmıyorsam Bade 15, Mahsun da 30 yaşındaydı. Mahsun'un bırakın medyadan, gözünden bile sakındığı Bade'si böyle cüretkar sahneleri çekince insanın aklına bunlar geliyor işte.

PES Doğrusu


Son iki haftadır PS3 almamızla başlayan bir PES çılgınlığı evimizi kasıp kavuruyor. Aslında sanal oyunlar konusunda pek tecrübeli değilimdir. Hatta hayatımda hiç futbol oyunu oynamadım. Fakat gerçekten ben de PES'i çok sevdim. Görsellik mükemmel. Oyuncuların gerçeklerine nasıl da benzetildiğine hayran kaldım. Resmen gerçek bir maç yapılıyormuşcasına tüm ayrıntılar düşünülmüş. Bazı akşamlar PES gecesi yapıp arkadaşlarımızı çağırmaya başladık. Turnuva yapıyoruz. Beni dışlamasınlar diye her türlü çingeneliği yapıyorum elbette:). Daha çok yeniyim, ama öğreniyorum. Çok da gülüyoruz en güzeli bu. Onun dışında biz yalnızken de arada maç yapıyoruz.Kavga dövüş tabi sonu:)

Önemli olan dozunu bilmek. PS3'ü alırken korkmuştum. Acaba bizimki oynamayı abartır da diğer her şeyi unutur mu? diye. Ama öyle olmadı. Çok derin bir "ohh" çektim ve ben de oyuna dahil oldum. Küçükken atari salonlarına kaçıp oynadığım Street Fighter ve adını hatırlayamadığım birçok oyunu, evlere aldığımız o siyah kutulu atariyi ve hala atari salonlarında oynadığım araba yarışlarını saymazsak pek oyun oynamışlığım yoktur. Sadece seneler önce birkaç aylığına Knight Online'a sarmıştım. Sonra farkettim ki tek sosyalliğim bu oyun olmaya başladı.Çok saçma geldi ve bir anda bıraktım. Ben o oyunda öyle insanlar tanıdım ki evlilikleri zedelendi. Kocasının oyun tutkusu yüzünden bebek planlarını gerçekleştiremeyen kadınlar vardı. Bu bağımlılık her iki tarafı da çok yaraladı sonuç olarak. Erzurum'da masum bir çocuk öldü. O yüzden sanallıktan hep korkarım. Sanallık gerçekliği bitiriyor. Siz siz olun, ne kendinize ne de sevdiklerinize böyle bağımlı olma fırsatı vermeyin. Dozunda oynanan, insanları kahkahalara boğan oyunların keyfi hiçbir şeyde bulunamaz zaten:)

Bunlar da Street Fighter'ın unutulmaz yakışıklıları Ken ve Ryu:))
              

Sevgililer Günü


Sevgililer Günü'ne çok büyük anlamlar yüklemeyi de, "yok efendim ticari amaçlar için var edilmiş bir gündür" diye demeçler vermeyi de yersiz buluyorum. İki durum da klişeleşmiş bence. Sevgiyi kutlayan bir günü gözardı ederek geçiremeyiz elbette. Ama büyük planları, büyük harcamaları, kutlamaları da gereksiz buluyorum. Bu sene Pazar gününe denk gelmesi güzel oldu tabii. Hoş bir yemek, güller, güzel bir şehir turu, ve hayatımın aşkı..İşte mükemmel bir Sevgililer Günü budur:)

20100209

Bebeveyn Fırtınası(!)


Çocuk sahibi olmamak için bazı önemli nedenler;

1- Evin küçüğü artık o olacak.
2- Önemli olan onun konforu olacak.
3-Bebek gibi davranılamayacak çünkü zaten evde bir bebek olacak.
4- İnsanı yaşlı gösterecek.
5- Çocuk, kendisini leylekler getirdi zannedercesine anne babasının tutkulu aşkını görmezden gelecek. Hatta onları, aşk yaşayamayacak kadar yaşlı görecek, küstahlaşacak.
6- Gerçekten bir şekilde "rızkı" verilmiyorsa, gelirin sabit olduğu durumda harcamaların artması sözkonusu olacak. Dolayısıyla tasarruf düşecek. Tasarruf düşerse Yatırım azalacak. Dolayısıyla ÜRETİM düşecek:).. Hayattaki üretimleri düşen anne-baba için bebeğin değeri durduk yere artacak.
7- Baba, "ben o kadar detaylı anlamam" diyecek ve bebeğin tüm bakımı anneye yapışıp kalacak.
8- Aşkın yerini, "aile olma" kabullenmesi alacak. Paylaşılan şey çocuk olacak. Bu duygu da o kadar yoğun hissedilecek ki, hangi heyecanların yerini aldığı sezilemeyecek.

Çocuk sahibi olmak için bulabildiğim bazı nedenler;

1- Sıkça bahsedilen (bazen de, benim başıma geldi herkesin başına gelsin diye uydurulduğundan şüphelendiğim:) kutsal, ikamesiz, coşkulu annelik-babalık duygusu.
2-İnsan ırkının devam etmesi gerekliliği.
(Tamam bu liste bu kadar kısa değil,biliyorum..:)

NETBOOK'UMU ÇOK SEVİYORUM..

Dün bana bir netbook aldık. Küçücük, çok şirin. Sanki bebek taşır gibi. İnsan farketmiyor bile. Zaten sadece internet ve Office programları kullanıyorum. Tam da bana göre aslında. Ekranı da küçük gelmiyor insana. Artık kitapların da minicikleri çıktı Türkiye'de. Netbook da kocaman bir kitap boyunda. Saatlerce ona bakanların buna bakmada zorluk yaşamayacağına emin olabilirsiniz:)

20100206

Romantik Komedi (Aşk Tadında)

Dün akşam gördüm filmi. Gerçekten de çok şirin bir film olmuş. Amerikanvari bir Türk romantik komedisi. Kast çok tatlı bir kere. Hikaye tanıdık. Ama olsun rengarenk bir film. Kafa dağıtmak, biraz gülümsemek için ideal.

- LOST - Island is what matters!

Geçenlerde Lost'un final sezonunun yayınlanacağını gördüm. Ben de eksik sezonlarımı bir izleyeyim diye oturdum bilgisayarın başına. Gece gündüz demeden bir hafta Lost izledim durdum. İnsan bu dizi varken başka hiçbir şey yapmak istemiyor. Adanın büyüsü resmen izleyiciye de etki ediyor. İnsan kendini hikayeye dahil olmuş şekilde hayal etmekten kendini alıkoyamıyor.
Baştan söyleyeyim ben ilk bölümden itibaren Jack'cilerdenim:))..
Fakat ikinci sezondan sonra beliren, Benjamin Linus karakterine de bayılıyorum. Donuk bakışlar, inanılmaz bir zeka, merhamet ve zalimlik, hakimiyet ve teslimiyet gibi çelişmiş birçok özelliği aynı anda barındırıyor. Final bölümü Mayıs ayında yayınlanacak dizinin. Umarım müdavimlerini tatmin edecek şekilde sonlanır. Dizi bitse de yıllarca konuşulacağından eminim. Gerek karakterler, gerek kurgu, gerek görsellik olsun herkesten tam not aldı. Her şey bir yana dünyada bir Lost felsefesi oluştu. Zaman, sebep, sonuç, ihtimal ilişkileri sorgulandı. Bunu felsefe haline getiren izleyici kesim, çok daha derin hazlar aldı. Diğerleri de muhteşem bir şov seyretmiş oldu. İzlememiş olanlara şiddetle tavsiye ediyorum.

20100205

ELELE ŞUBAT SAYISI

Benim pembe dünyalı kuzim sonunda Elele dergisinin şubat sayısında.. "Yıllar yılı yeter artık çevrende başka renk de istiyorummm" serzenişlerine rağmen asla tutkusundan vazgeçmedi bizim Pink Princess. Görünce çok sevindim. Ayrıca o artık bir Pembe Anne. Pembe yanaklı bir kızımız var.:)

20100126

Kitap Kitap


Çok hevesle başladım kitaba. Oldukça da merak ettiğim bir konuydu. Ayrıca kaleminin kuvvetli olduğunu duyduğum fakat daha önce okuma şansı elde edemediğim yazarın kendi anılarını kaleme aldığı bir kitabı kaçırmak olmazdı tabii. Yaratıcı üslubu çok güzeldi gerçekten. Fakat kitabın tamamı değil, sonuç kısımları doğum sonrası sendromu ile alakalıydı. Belki benim yanlış tahminim yüzünden tatminsiz kalmışımdır , onu bilemiyorum. Fakat yazarın iç seslerini karakterize ederek onlarla olan diyaloglarını anlattığı kısımları çok uzun, gereksiz detaylı ve ilgi kaybettirici buldum. Beklentilerimi pek de karşılamadı malesef.


Gülse Birsel'in yazdığı kitapları severek okuyorum. Baktım bir tane daha
çıkmış, hemen gözü kapalı aldım. Yavaş yavaş, her gece uyumadan 10 dk. okuyorum. Seviyorum yazılarını. Beni gerçekten güldürüyor. Dinlendiriyor. Zaten kendisini de oldukça zeki ve başarılı buluyorum. Henüz bitmedi ama kefilim kitaplarına..:)

Sinema Sinema

Kutsal Damacana 2: İlkini çok beğenmiştim. İkincisi hayal kırıklığı yarattı bende. Olumsuz yorumlara rağmen gittim. Fakat benim de hoşuma gitmedi. Komik bir şey olsa da gülsem diye geçti seans. Bir iki sahnesi dışında mizah anlayışıma uyduramadım bu filmi.
Ejder Kapanı : Türk polisiye filmlerin artması için heyecan duyan biriyim kesinlikle. En başta bu dalda olduğu için, filme bir artı puan. Kenan İmirzalıoğlu'na "temiz çocuk" rolü oynatmadıkları için bir artı puan daha. Zaten Uğur Yücel ve Kenan İmirzalıoğlu uyumuna bayılıyorum. Film izlenmeye değer. Fakat nolur Amerikan polisiyeleri ile kıyaslayarak beğenmemezlik etmeyin. Kendi başına değerlendirip, başarısını siz de yakalayın:)
Yahşi Batı : Keyifli bir film. Kahkahalara boğulmak için gitmezseniz yaratıcılığı sizi gülümsetecek bir yapım olmuş. Büyük beklentilere gerek yoksa, hoşça zaman geçirilebiliniyor.
Avatar : Gitmeyen kalmış mıdır bilmiyorum. Gerçekten dokunaklı bir hikaye. Irkın doğallığı göz kamaştırıcı. İnsanların avatarları ile beyinsel iletişimi çok derin. Görsellik zaten müthiş. İnsanın kalbine dokunan bir film. Mutlaka görülmeli bence.
Paranormal Activity : Sanırım sinemada gösterilen versiyonunda bazı sahneler kesilmiş. Beni tek korkutabilecek konu üzerine yapılmış bir film. Fakat kesilen sahnelerden midir bilmiyorum ben pek de korkmadım. Bunun üzerinde duruyorum çünkü film, korkutmak konusunda çok iddialıydı. Konu aynı fakat film Türk yapımı olsa sanırım geceleri uyuyamazdım. Çünkü Türk senaristler bu tip filmlerde tüm inanç sistemimizle bize saldırabiliyor..

Sıkıysa Sen Kontrol Et


Bu aralar kendimde farkettiğim bir şey varsa o da çabucak öfkeleniyor olmam. Ne oluyor bilmiyorum ama ufacık şeylere tepem atıyor. Tabii ki aşırı tepkiler vermiyorum. Kendimi kontrol ediyorum. Dışarıdan fena gözükmüyorum ama içimden alevler fışkırıyor. Biraz hissiyatı açık insanlar anlar tabi ama diğerleri fark etmiyor. (Ya da ben öyle sanıyorum). Düşüncesizlikler, aptallıklar, haksızlıklar, utanmazlıklar, kibir, dünyadan haberi olmamazlıklar, cehalet vs. en öfkelendiğim konu başlıkları arasında sayılabilir. Ama yok, sakin olmak lazım. Bilge davranmak lazım. Ama empati ya.. Kurban olayım biraz empati ..

20100114

Taşındık..


Taşındık..Zaten niyetliydik ama sevgili tocam bir Salı aradı. "Ev tamam taşınıyoruz,haftaya Salı kamyon geliyor" dedi. Ah tabi bir de ekledi "ben eşyaları toplama, paketleme işine karışmam, ben sadece taşınmayı organize ederim, diğeri kadın işi". Bu noktada benim bittiğim günler başlamış oldu. .Hmm.. asıl can alıcı nokta da şu ki 29 Aralık'ta taşındık ve yeni evimizde bir de yılbaşı partisi verdik. "İşte ancak toparlanabildim de bilgisayarın başına geçtim" demeyeceğim. Çünkü nasıl toplanırken gecemi gündüzüme kattıysam yerleşirken de aynı kararlılıkla çabucak hallettim işimi. Tek sorun TTnet'in sürekli problem çıkarmasıydı. Telefonla bir türlü çözemedim, sağolsun onlar da bir teknik ekip falan göndermediler. Ben de dün TTnet'i boşadım ve biraz önce gelen ekip Superonline bağlantımızı kurdu. Hemmenn iki satır bir şeyler yazayım dedim. Zaten şikayetler gelmeye başlamış bile:)..